Karayoluyla Asya Uzak Doğu Gezisi

 

English Version
 
Yazılış tarihi:
Yazılış yeri:
 
 
14/18-1-2005 - Phnom Penh, Kamboçya 

Phnom Penh'e gitmek üzere sabah vakti Siem Reap'dan yola çıkan otobüsümüz öğleden sonra Phnom Penh'e ulaştı. İndiğimiz zaman bizleri motosikletli taksiler bekliyordu. LP'da göl kıyısında çok sayıda otel olduğunu ve buranın güzel bir bölge olduğunu okumuştum. Adamlardan birine buraya gitmek istediğimi söyledim, motora atlayıp yola çıktık. 

Göl kıyısına geldiğimde anladım ki burası da backpackerlara ayrılmış bir bölge. Daha motordan iner inmez etrafınızı otel simsarları, torbacılar, turcular sarıyorlar. Bu adamlar benim belalılarım, yine de Siem Reap'da aldığım "öfkemi kontrol etme" kararımı kendime hatırlattım ve adamları duymazdan gelip LP'dan seçtiğim göl kenarındaki bir otele yollandım. 

Seçtiğim yer hiç fena değildi, üstelik fiyatı da gayet makuldu. Buraların niye methedildiğini şimdi anlıyorum, bütün oteller göl kıyısındalar ve hepsinin de gölün üzerinde verandaları var. Dışarıdaki tayfayı saymazsak oldukça huzurlu bir yere benziyor. Bu verandalardan gün batımını seyretmek ise gerçekten müthiş bir keyif. Burası bana Bangkok'daki Khao San Road'u hatırlatıyor. Göl kıyısı da tıpkı Khao San gibi bir backpacker kurtarılmış bölgesi, ayrıca gene Khao San'daki gibi burada da tüm otellerde sürekli film seyrediliyor. 

Yemek konusunda da gayet iyiydi göl kıyısı, Khmer mutfağından Hint mutfağına bir çok restoran vardı burada, bende sırayla hepsini deniyordum. Ayrıca eski bir dost da mevcuttu burada, adam gibi ekmek! Fransız koloni döneminden kalma bir alışkanlık olarak baget tipi taze ekmekler yoğun olarak bulunuyor, her sabah kahvaltımı bu ekmeklerle ve üçgen peynirlerle yapmak büyük bir keyifti doğrusu. 

Burada bir sürü seyahat acentesi de vardı, bu vesileyle bir sonraki destinasyonum olan Vietnam'ın vize konusunu da burada halledeyim dedim. Buradaki acentelerden birine basvurdum ve de 35 $ gibi bir fiyata 2 gün içersinde vizemi aldım. Bu arada Vietnam'a nehirden geçmeye karar verdim. Aslında buradan Saigon'a direkt otobüsler var, fakat LP Mekong üzerinden tekneyle sınırı geçmenin daha ilginç olduğunu yazıyordu, bende böyle yapmaya karar verdim ve biletimi aldım. 

Phnom Penh'de geçirdiğim 5 gün boyunca hem dinlendim, hem de şehrin tüm önemli yerlerini gezdim. Burada da hemen bir bisiklet kiraladım, fakat itiraf etmeliyim ki bayağı zorlandım. Kamboçya trafiği şimdiye kadar gördüklerim arasındaki en berbatlarından, aslında burada bisikletle trafiğe çıkmak çok da akıllıca bir iş değil. 

Burası da bir nehir kıyısı şehri, üstelik de bu açıdan oldukça şanslı, tam 3 nehrin, Mekong, Basac ve Tonle Sap'ın birleşmesinde yer alıyor. Hatta bir zamanlar bu özelliği ve şehrin koloni tarzı mimarisi o kadar güzel bir bütünlük oluşturuyormuş ki, burası doğunun Paris'i diye anılıyormuş. Nehir kıyısı oldukça hareketli, insanlar ailecek geliyorlar. Ayrıca nehir kıyısı boyunca tüm dünya ülkelerinin bayrakları dalgalanıyor burada. Bizim ay yıldızlı bayrağı Allahın Kamboçya'sında dalgalanırken görünce bayağı bir duygulanmadım değil. 

Nehir kıyısında gezerken kime rastladım dersiniz, yine bizim Fransız rotadaş Nicolas. Dedim ya artık alıştık birbirimizi öyle birden bire yolda görmeye, şaşırmıyoruz bile. Bu karşılaşmalar elbette ki çok iyi oluyor, oturup iki muhabbet ediyoruz, yolculuk değerlendirmesi yapıyoruz. 

Phnom Penh'de kraliyet sarayı, birkaç stupa vb turistik yapı var, ama bunlar bence biraz sıradan, pek önemi olmayan yapılar. Şüphesiz ki bu şehrin en önemli atraksiyonları daha yeni yeni etkisini üzerinden atmaya başladıkları bir kabus dönemine, yani Kızıl Khmerler dönemine ait olanlar. 

Kızl Khmerler hakkında bir miktar tarihi bilgi verecek olursak şunları söyleyebiliriz. Malum Kamboçya bir dönemler Fransa kolonisi, bu sebeple bir çok Khmer genci eğitim almak üzere Fransa'ya gidiyor. Burada eğitim alan ve normalde meslekleri öğretmenlik olan bir grup daha sonra Kamboçya'nın başına çok büyük çoraplar örecek olan bir tayfadan oluşuyor: Pol Pot ve saz arkadaşları. Gerçek adı Salong Sar olan Pol Pot Fransa'da Komünist Parti'ye katılıyor, vatanına döndüğünde de devrim yolunda çalışmalara başlıyor. Pol Pot ve grubu yaklaşık 5 yıl boyunca Kamboçya ormanlarında saklanarak bir gerilla savaşı veriyorlar. Bu süre zarfında Çin'in de desteğiyle giderek güçleniyorlar ve sonunda 17 Nisan 1975'de Phnom Penh'i alıyorlar. Asıl hikaye ise bundan sonra başlıyor. Maocu ideolojinin beşiği Çin'in desteğiyle yürüyen, dolayısıyla da köylülüğe çok önem veren Pol Pot, işgalden birkaç hafta sonra bir zamanlar doğunun Paris'i olarak anılan Phnom Penh'i tamamen boşaltıyor ve bütün halkı kırsal kesimlerdeki tarlalara gönderiyor. Amacı tarım üretimini normalin üzerine çıkartmak ve de ekonomiyi böyle düzene koymak. Kendince geliştirdiği bir sosyalizm düşüncesi var, dünyadaki diğer sosyalist ülkeler dahil kimseye kulak asmıyor, kendi modelini uygulamakta direniyor. Her şeye yeni baştan başlamakta kararlı olan Pol Pot hastaneleri, okulları, fabrikaları, bankaları kapattırıyor, özel mülkiyeti kaldırılıyor, dinleri yasaklıyor, aynı zamanda da beyni yıkanmış çocuklardan oluşan bir Kızıl Müfreze kuruyor. Sonuçta 20. yüzyılın en büyük felaketlerinden biri yaşanıyor. Zorla tarım işçisi yapılmış şehirliler tarlalarda aşırı çalışmaktan ve açlıktan kırılıyor, Pol Pot'un kızıl çocukları tarafından on binlerce insan karşı devrimcilik suçlamasıyla acımasızca ve en ilkel biçimlerde işkence edilip öldürülüyorlar. Sırf "Gözlüğü var, entelektüel olabilir bu" denilerekten dahi insanlar öldürülüyorlar. Ülkenin her tarafı ceset tarlalarıyla doluyor, ekonomi tamamen çöküyor, insanlar açlıktan kırılıyor. Pol Pot'un kendine haz sosyalizm denemesi tarihte eşi benzeri olmayan bir felaketle sonuçlanıyor ve Khmer halkından yaklaşık 2 milyon kişi hayata veda ediyor. 

1979 yılında ise işler değişiyor. Yine bir komünist yönetime sahip olan SSCB himayesindeki komşu ülke Vietnam Çin himayesindeki Kamboçya'yı işgal ediyor, Pol Pot hükümetini yerinden ediyor ve kukla bir hükümeti başa getiriyor. Kızıl Khmerler ise batıya, Tayland sınırına çekiliyorlar. Burada Tayland ve Çin tarafından finanse edilip, SSCB tarafından finanse edilen Vietnam kuvvetlerine karşı saldırılarına devam ediyorlar, ABD tarafından finanse edilen diğer kraliyet yanlısı gruplar da Vietnam destekli hükümete karşı savaşmaya devam ediyorlar. Kısacası Kamboçya tamamen büyük devletlerin satranç tahtasına dönüyor. Bu arada tüm çarpışan kuvvetler bölgeye milyonlarca kara mayını döşüyorlar. Bugün dahi bu yüzden Kamboçya'da her gün en az birkaç kişi bir uvzunu kaybediyor veya ölüyor. Sonrası ise malum, Pol Pot doğru dürüst yargılanamadan ölüyor, kalan Kızıl Khmer liderleri hükümete katılmaya karar veriyorlar ve sonunda hayat çok yavaş bir şekilde normale dönmeye başlıyor. 

Bu kabus dönemi ile ilgili ziyaret ettiğim ilk yer, daha önce televizyonlarda defalarca rast geldiğim meşhur S-21 hapishanesi oldu. Bugün Tuol Sleng adıyla müzeye dönüştürülmüş olan bu yapıda yaklaşık 200,000 kişi gördükleri işkencelerden sonra başta Phnom Penh yakınlarındaki Choeung Ek olmak üzere ölüm tarlalarında katledilmişler. Burası devrimden önce bir okulmuş, fakat sonradan bir hapishaneye dönüştürülmüş. Gardiyanların hemen hemen hepsini ise Pol Pot'un beyni yıkanmış çocuk yaştaki müfrezeleri oluşturuyorlarmış. 

Hapishanede işkence aletleri gibi bir çok şey sergileniyor, fakat bunların arasında insanı gerçekten darma duman edenler ise binlerce vesikalık fotoğraf. Onlarca panoda binlerce siyah beyaz vesikalık fotoğraf var, burada işkence görmüş, sonra da ölüm tarlalarında katledilmiş on binlerce insan. Çoğu daha çocuk yaşta, yüzlerindeki masumiyet rahatça okunuyor, kimileri başlarına neler geleceğinden haberdar değil, gülümsüyorlar kameraya. Fakat genci, yaşlısı, Khmer'i, Vietnam'lısı bu resimlerin hepsi de o aynı hikayeyi anlatıyor. Bu resimlere tek tek bakarken göz yaşlarınıza hakim olmanız çok ama çok zor. İnsanların nasıl böylesine barbarbaşabileceğini düşünüyorsunuz, işin içinden çıkamıyorsunuz. 

Buradan sonraki 2. ziyaretimi ise S-21'in bir sonraki aşaması olan Choeung Ek ölüm tarlalarına yaptım. Buraya motosiklet taksi kiralanarak gidilebiliyor. 3 $ gibi bir fiyata nlaştığım birinin motoruna atlayıp gittik buraya. Yollar gene inanılmaz bozuktu, sanırım Kamboçya'daki asfalt yolarlın sayısı gerçekten çok kısıtlı. 

Dediğim gibi Choeung Ek, S-21'in bir sonraki durağı. S-21'de işkence edilen insanlar ardından buraya getirilip kurşun harcamamak için olabilecek en ilkel ve vahşi yöntemlerle öldürülüyorlarmış. Buradaki anıtı gören bir insanın bunu hayatı boyunca unutması mümkün değil. Bir Budist stupa'sı şeklindeki anıt camlarla kaplı ve içinde 5,000 adet kafatasını barındırıyor. Kafatasları yaş grubuna ve cinsiyete ayrılmışlar. En alt kattaki raflarda gördüğüm kafataslarının çoğunda kesici maddelerle açıldığı belli olan delikler var. Ayrıca Kızıl Khmerler döneminde öldürülen 8 yabancının kafatası da burada diğerleri ile beraber bulunuyor. 

Stupa'nın etrafında ise yerde kazılmış bazı çukurlar var. Söylenenlere göre buradan şimdilik 8,000 iskelet çıkartılmış. Bu ölüm tarlalarının çok daha geniş bir alanı kapladığı tahmin ediliyor. Etrafta saçılmış insan kemikleri, insanların kafalarının ezilmek üzere konduğu kütükler etrafta görülebiliyorlar. 

Hissettiklerimi anlatmak çok zor, Kamboçya gezisi benim için iyice ağır bir hale gelmeye başladı. Önce S-21, sonra burası, sokaklardaki yüzlerce tek bacaklı insan. Burasının insanı üzen başka bir yanı da giderek daha artan bir şekilde seks turizmi haline gelmesi. Özellikle Avrupalı pedofililer tarafından yeni bir hedef olarak belirlenmiş, küçük çocuklar yoksulluktan bu sapkın Avrupalılar'ın ellerine düşüyorlar. 

Bir grup insanın ütopyasının, koca bir halkın kabusuna nasıl dönüştüğünü görmek insanı derinden yaralıyor.