Karayoluyla Asya Uzak Doğu Gezisi

 

English Version
 
Yazılış tarihi:
Yazılış yeri:
 
 
7/8-01-2005 - Ayuthaya, Tayland 

Bangkok'da rehavet içersinde geçirdiğim 3 günün sonunda gene yola koyulmaya karar verdim. Şimdi ki destinasyonum Tayland'ın sayılı tarihi şehirlerinden olan Ayuthaya idi. Genelde insanlar buraya Bangkok'dan günübirlik turlar ile geliyorlar, fakat LP'da burasının sakin ve güzel bir yer olduğu, 1-2 gün kalınabileceği yazıyordu, bunun üzerine ben de böyle yapmaya karar verdim. 

Bangkok'un kuzeyindeki otobüs terminalinden bindiğim bir otobüsle sadece 1 saat mesafedeki Ayuthaya'ya ulaştım. Burada 150 baht'a tuttuğum basit bir odaya yerleştikten sonra hemen bir bisiklet kiraladım ve neredeyse 2 gün boyunca üzerinden inmedim. 

Gerçekten de son derece keyifli bir yerdi Ayuthaya. Bir tarafta modern bir kasaba var, fakat bisikletle bir miktar gittikten sonra karşınıza bambaşka bir tarihi şehir çıkıyor. Üstelik yollar bisiklet sürmeye çok uygun, Nepal'de Pokhara'dan bu yana bu kadar yoğun bisiklet kullanmamıştım. 

Neyse ki burada da Bangkok'daki ki bol miktarda dilimlenmiş meyve satılıyor, ağzım yara olana kadar ananas yemeyi burada da ihmal etmedim. 

Ayuthaya müthiş bir yer, aynı zamanda benim için bu seyahatin en önemli noktalarından biri olan Angkor'a da ön hazırlık niteliğindeydi. Acıkcası buradaki yapılardan bu kadar etkileneceğimi tahmin etmiyordum. Burada gördüğüm tüm Chedi denilen Tay işi stupalar ve tapınaklar adeta birer uzay gemisini andırıyorlardı. Kesinlikle Avrupa'da görebileceğiniz türden yapılar değil, çok daha fantastik ve de hayranlık uyandırıcı bir mimari. 

Biraz tarihi bilgi verecek olursak, Ayutthaya geçmişte hüküm sürmüş Siam krallıklarının en önemlilerinden birisinin adıymış ve aynı zamanda bu isim krallığın başkentine de verilmiş. MS 1351-1767 yılları arasında başkent olan şehir Burmalıların saldırısı sonucu yağmalanmış, bunun üzerine başkent daha sonra Bangkok'a taşınmış. Sağlam kalan yapılar bir milli park bölgesi içersinde korunmaya alınmışlar. Yeni modern şehir ise bu milli parkın biraz ötesinde kurulmuş. Bu milli park aynı zamanda bir UNESCO Dünya Mirası alanı. 

Ayuthaya'nın coğrafi konumu da oldukça ilginç. Burası 3 nehrin birleştiği noktada bulunan bir kara parçasıymış. Daha sonra kazılan bir kanalla beraber yapay bir ada oluşturulmuş ve yapıların çoğu bu küçük adanın üzerinde inşa edilmiş. 

2 gün boyunca burada bayılana kadar tapınak gezdim ve de büyük bir keyif aldım. Normalde bütün tapınaklara giriş için ayrı ayrı para ödeniyor, fakat ben şansıma halk günü gibi bir güne denk gelmişim, tapınakların hepsini bedava gezdim ve bu da bütçemi bayağı bir rahatlattı doğrusu. 

Güzel bir diğer sürprizi de akşam vakti bisikletle dolaşırken fark ettim. Bu akşam vakti sebebini bilmediğim bir nedenden dolayı tapınakları ziyarete açmışlardı. Gündüz gezdiğim tapınakları bir de gece gezgim, oldukça ürkütücü ve gizemli bir deneyim oldu doğrusu. 

Bu arada Budist keşişlerden muzdaripliğim burada da devam ediyor. Burada ziyaret ettiğim tapınakların birindeki keşiş oldukça misafirperverdi, benimle ilgilendi. Ben de malum Budizm'le ilgiliyim, adamla bu konuda konuşmak istiyorum. Fakat adam Türk olduğumu duyunca bir deja-vu yaşamış gibi oldum, çünkü ağzından şu kelimeler döküldü: "Hasan Şaş, Galatasaray!". Anladım ki bu da tıpkı Myanmar'dakiler gibi futbol hastası bir keşiş, Yangon'da da başıma aynısı gelmişti. Ben adamla Budizm üzerine konuşmak istiyorum, gel gör ki o benimle futbol üzerine konuşmak istiyor, bu ne yaman çelişki anne! 

Burada geçirdiğim 2 günün sonrasında bu kadar ön hazırlık yeterli olduğunu düşünmeye başladım. Uzun seyahatim boyunca göreceğim tarihi yerlerin belki de en önemlisi olan Angkor beni kendine bir mıknatıs gibi çekiyordu. Bunun üzerine Kamboçya sınırına doğru yola çıkmaya karar verdim. 


9-01-2005 - Ayuthaya, Tayland - Bangkok, Tayland - Poipet, Kamboçya 

Sabah vakti direkt Ayuthaya'nın otobüs durağına yöneldim, fakat İngilizce bilmeyen görevlilerle bir türlü anlaşamadık. Onlara Kamboçya sınırına gitmek istediğimi, o tarafa giden bir otobüs olup olmadığını sormaya çalışıyordum, ancak bu çabanın umutsuz olduğunu görünce paşa paşa Bangkok'a gitmeye ve oradan sınıra giden bir otobüse binmeye karar verdim. Üstelik bir miktar seyahat çeki bozdurmam da gerekiyordu. 

1 saatlik kısa yolculuktan sonra 3. kez Bangkok'daydım. Ne yazık ki terminalde para değiştirebilecek bir yer yoktu, hemen Khao San Road'a yollandım. Fakat endişelenmeye başlamıştım, vakit öğleyi bulmuştu, sınıra kapanmadan yetişme şansım azalıyordu. 

Para değiştirdikten kısa bir süre sonra tekrar terminale yollandım ve hemen sınıra doğru giden bir otobüse atladım. Yolculuk beklediğimden uzun sürdü ve hava karardıktan sonra sınır kasabası Aranya Prathet'e ulaşabildim. Burada ki motosiklet taksilerden birine sınırın açık olup olmadığını sordum, açık cevabını alınca adamla pazarlığa başladık. Açıkçası daha yeni geçirdiğim kazadan sonra bir motosikletin arkasında koca çantamla sınıra kadar ki yolu gitmek konusunda oldukça endişeliydim. Adamdan yavaş gideceğine dair söz aldıktan sonra yola koyulduk. 

Sınıra geldiğimde gördüm ki gerçekten de açıktı. Tayland tarafında çabukça işlemlerim yapıldı. Ardından Kamboçya tarafına ilerledim. Beklediğimin aksine modern görevliler ve bilgisayarlar vardı. Vizemi Bangkok'da alamadığım için mecburen sınırdan alacaktım. Adamlar vize için benden Tay baht'ı olarak 25 $'a tekabul eden bir para istediler. Bu parayı verdikten sonra işlemlerim halloldu ve kolayca Kamboçya tarafındaki sınır kasabası olan Poipet'e geçtim. Burada benim gibi geç kalmış bir Alman backpacker vardı. Hava oldukça kararmıştı ve LP'da Poipet için hiç de iyi şeyler yazmıyordu. Bu yüzden beraber hareket etmeye karar verdik. 

Sınırdan kasabaya doğru ilerlemeye başladığımızdaki manzara şok ediciydi. Burada 4-5 gayet büyük ve lüks kumarhane vardı. Tayland'da kumar yasak, hemen sınırın öteki tarafına inşa edilen bu kumarhaneler zengin Taylar'a hitap ediyor. Kumarhaneleri geçtikten sonra tuk-tukların beklediği bir yere geldik ve burada birdenbire etrafımızı taksiciler ve küçük çocuklardan oluşan bir ordu sardı. Küçük çocuklar alenen çantalarımızın fermuarlarını açıyor, ceplerimizi karıştırıyorlar, ne bulurlarsa almaya çalışıyorlardı. Sivrisinek sürüsü gibi olan bu veletleri defetmekte oldukça zorlandık. Sonunda zor da olsa otobüslerin kalktığı yere gitmek üzere bir tuk-tuk'a bindik, fakat veletler hala bize karşı taarruzdaydı. Hayatımda hiç böylesine bir alenen soyulma durumuyla karşılaşmamıştım. Neyseki ceplerimde veya çantanın ön gözlerinde önemli bir şey yoktu, 1-2 ufak tefek şey dışında fazla zarar almadan oradan uzaklaştık. Daha sınırı geçer geçmez yaşadığımız bu durum Kamboçya'nın içinde bulunduğu yoksulluğun bir göstergesiydi sanırım 

Bu kasabada bildiğimiz manada yol denen bir şey yoktu. Sadece topraktan engebeli, taşlık ilkel yollar vardı. Bu yollarda hoplaya zıplaya otobüs terminaline geldiğimizde ise beklediğim türden bir kötü haberle karşılaştık. Siem Reap'a artık otobüs yoktu, ertesi sabahı beklememiz gerekecekti. Bu hoş bir haber değildi, LP burası hakkında mümkün mertebe çabuk uzaklaşılması gereken kabus gibi bir yer diyordu ve daha sınırda karşılaştıklarımız bunu doğrular nitelikteydi. 

Çaresiz bir otel aramaya başladık adının Andreas olduğunu öğrendiğim yoldaşımla ve neyse ki hemen yakında bir yer bulduk. Sahipleri sevimli tiplerdi, hemen restoranda bir Kamboçya yemeği yedik, 1-2 de bira içtikten sonra odalarımıza çekilip Kamboçya'daki ilk gecemizi noktaladık.